4 Mayıs 2019 Cumartesi

bilgi,duygu ve düşünmek üzerine...

insan beyni nasıl düşünür?
kelimelerle mi...
yoksa simgelerle mi?
mesela size “ağaç” dendiğinde...
aklınıza “ağaç” kelimesi mi gelir...
yoksa beyninizde bir ağaç figürü mü belirir?
insan beyni simgelerle düşünür.
yani şekillerle.
diyalektik materyalizme göre;bilginin temeli maddedir.
yani?
yani varolmayan...
görmediğiniz,bilmediğiniz,duymadığınız,dokunmadığınız hiçbirşeyi düşünemezsiniz.
düşünebildiğiniz şeyler,bildiklerinizle sınırlıdır.
size “kedi” dendiğinde,kafanızda bir kedi silüeti canlanır.
ama size “mandongala” dense;kafanızda hiçbir şey canlanmaz.
çünkü ne olduğunu bilmiyorsunuzdur.
beyninizde henüz mandongala ile ilgili bir veri...
ve bu veriyle eşleşen bir simge mevcut değildir.
bilmediğiniz,görmediğiniz,duymadığınız,koklamadığınız hiçbir şeyin resmini canlandıramazsınız kafanızda.
çizemezsiniz.
çizdiğiniz şey mutlaka gördüğünüz,bildiğiniz,duyduğunuz bir maddenin benzeri olacaktır.
ancak size,”mandongala” bir ağaçtır dersem...
hemen kafanızda bir ağaç resmi canlanır.
çünkü ağacı biliyorsunuzdur.
peki “mandongala” nın nasıl bir ağaç olduğunu biliyormusunuz?
hayır.
çünkü henüz onu da görmediniz.
sadece diğer ağaç türlerinden esinlenerek,çeşitli ağaç şekilleri canlanır kafanızda.
hepsi o.
“mandongala” hakkında bildiğiniz tek şey...
sadece size bunu söyleyen kişinin verdiği bilgi ile sınırlıdır.
o kişi gelir size hergün “mandongala” hakkında konuşursa...
öyle ki;gün gelir “mandongala” nın varlığına inanırsınız.
oysa mandongala...
aslında uydurulmuş bir kelimeden ibarettir.
buna etkileşimli öğreti diyorlar.
yani siz iki türlü öğreniyorsunuz.
bir;duyarak,dokunarak,görerek,yani duyu organlarınızla.
iki;etkileşim ile.
yani birisinin size öğretisi ile.
peki bu düşünce aynı zamanda tanrının da inkarı anlamına gelir mi?
çünkü tanrı da görülmez,duyulmaz,koklanmaz.
hayır asla.
bilginin temelinin madde olması...
tanrının inkarı anlamına gelmez.(ben tanrıya inanırım mesela)
bilginin temelinin madde olması...
bilimsel açıdan doğru olsa da...
eksiktir.
çünkü öz olarak tanrı..
temeli madde olan bir veri değildir.
bir ihtiyaçtır insanoğlu için.
ve insanoğlunun ihtiyaç olgusu varoldukca...
tanrı da varolacaktır.
insanı ve doğayı sadece “madde” ile açıklayamazsınız.
eğer öyle olsaydı pek çok şey bu kadar karmaşık...
bu  kadar şaşırtıcı olmazdı.
insan ve doğanın...
bir de duygu ve his yönü var.
karar verirken...sadece verileri kullanmazsınız.
işin içine duygu ve hisleriniz girer. 
eğer sadece temeli madde olan verileri kullansaydınız...
yeryüzündeki ilk savaştan sonra...
bilgi ve donanım olarak hepimizden daha üst seviyede olduğunu tahmin ettiğim generaller...
bir daha asla savaşmazdı.
şu tabloyu gözünüzün önüne getirin;
genç adam binanın en tepesine çıkmış,intihar etmek üzeredir.
sebep;sevdiği kızın kendisini sevmemesidir.
aşağıda bekleyen kalabalıktan sesler yükselmektedir.
“bir kız için kendini öldürmeye değer mi”
“sana kız mı yok,neden canına kıyıyorsun”
“yaşamak herşeye rağmen güzel”
“gencecik adamsın,daha önünde yaşanacak çok aşk var”
“bak seni seven insanları düşün,vazgeç atlamaktan”
bütün bu doğru telkin ve uyarılara rağmen...
adam kendini boşluğa bırakıverir.
insan beyni veriyi süzgeçten geçirir ve bir karar verir.
peki aşağıya atlayan bu adamın beyni nasıl olmuştur da,”atla” kararı vermiştir.
oysa tüm veriler,atlamaması yönünde bir sonuç çıkmasını öngörmektedir.
öyleyse bu adamın beyni neden “atla” emrini vermiştir?
cevabı basit.
insan beyni,her ne kadar,verileri baz alıp,değerlendirip,bir karar veriyor gibi görünse de...
aslında son kararı verirken,duygular işin içerisine girer.
yani beyin...
sadece veriye dayalı işlem yapmaz.
çoğu zaman,çok daha önemli bir olgu olan “duygu”;sonucu belirler.
hani bizim,
”mantık evliliği mi,aşk evliliği mi”
“mantığınla hareket et,duygularını karıştırma”
“duygularına yenik düştü” vs... türünden beylik laflarımız vardır.
işte bu tür durumlar için söylenmiş laflardır.
genç adam intiharın çok yanlış bir şey olduğunu bile bile ölüme atlamıştır.
kararı veren beyin;verileri kullanmış ancak duyguların etkisiyle sonuca varmıştır.
sonuç,mantıksal açıdan yanlış olsa da...
duygusal baz da doğrudur.
en azından,o kişi için.
buradan çıkan sonuç...
bizi yöneten beynin,kararları sadece veriler ile vermediğidir.
hatta beyni bile yöneten başka bir olgunun var olduğu gerçeğidir.
bunun adı;”his ve duygu” dur.
insan beyni verileri...
duyu organları ile toplar,depolar,gerektiğinde kullanır ve karar verir.
oysa duygular...
bize doğuştan bahşedilmiş birer armağandır.
genlerimizde vardır yani.
duyguları geliştirmek...
disipline etmek,kontrol altına almak elimizdedir.
teorik ve pratik çalışma ile bunları yapabiliriz.
peki...
duyguların temelini ne oluşturuyor?
genetiğimizde kodlanmış duyguların temelinde olgular var.
bizzat yaşayarak edindiğimiz,geliştirdiğimiz olgular.
soyut olmasına rağmen.
ve bu olgular...
kullandıkca dışa vuran duyguya dönüşür.
duygular da... 
son tahlilde beyne bilgi olacak verileri oluşturur.
biz bu sürece tecrübe diyoruz.
beyin...
yüreğimizden süzülüp geçen duygu ve hisleri...
eldeki veriler ışığında muhakeme eder.
ve doğruya muhtemel en yakın sonucu belirleyip kaydeder.
ama bu bilgi asla kesin değildir.
iki kere iki dört eder şeklinde hiç değildir.
çünkü temelinde madde değil...
tecrübe edilmiş olgu vardır.
ve olgularla elde edilmiş duygular...değişkendir.
o yüzden "duygu" ancak istatistiğe ve mukayeseye temel teşkil eden veri olabilir ancak.
kesin bilgi olamaz.
yeterli bilgi varsa...
yani insan donanımlı ise...
yeterli ve çeşitli olgu varsa...
yani insan yeterince tecrübeli ise...
muhakeme yeteneğiniz gelişir.
muhakeme yeteneği gelişmiş insan...
olgun insandır.
şimdi.
gelelim mevzuya.
hepimiz çocuk yetiştiriyoruz.
ne yapıyoruz...
daha çok bilsin diye,elimizdeki tüm imkanları seferber ediyoruz.
neden?
büyüyünce rahat yaşasın,aş,iş problemi olmasın diye.
yani,karnı doysun diye.
pek azımız,duygusal anlamda çocuğumuzun gelişimine eğiliyoruz.
pek çoğumuz,böyle bir gereksinimin farkında bile değiliz.
çünkü kilit sözcük;”karnı doysun”.
yani insanın birinci temel gereksinimi;yaşamak için yemek ihtiyacının karşılanması.
diğer gereksinimler,ikinci üçüncü planda.
hal böyle olunca...
ve de birilerinin karnı standartlardan büyük olunca...
başlıyor kavga.
bana iki ekmek,bana üç ekmek,bana beş ekmek,bana bütün ekmekler...
insanoğlunun gözü doymaz.
gün geliyor hepsini istiyor.
ayıp mı?
değil.
doğasında var.
ayrıca öyle yetişti çünkü.
bilgiye dayalı.
duyguya kapalı.
niye ayıp olsun?
bir ayıp varsa;o da bizim.
o yüzden...
emperyalistlere hiç kızmıyorum.
haklılar.
madem ki,kim daha çok bilir ise,ekmek onun.
madem ki,kim daha çok güçlü ise,yemek onun.
madem ki,duygu;karın doyurmaya yetmiyor diye...duygusal gelişimi es geçilmiş...
e o halde adamlar haklı.
güce tapan erkek egemen bir dünyada...
gırtlak gırtlağa...
savaşa savaşa bugünlere gelmiş insanoğlunda...
vefa,merhamet,paylaşım,acımak,sevgi,saygı,hoşgörü gibi duygusal olgular yok diye...
niye dert yanıyoruz ki...
ne bekliyordunuz?
ekmeğinin yarısını sizinle paylaşmasını mı?
bu...insanın ve yaşamın doğasına aykırı.
ne böyle kodlanmışız...
ne de böyle yetiştirilmişiz.
son söz size oğlum,kızım...
hacı bektaşi veli der ki ; hamdım...piştim...oldum.
elbette bilgi için ömrünüzün sonuna dek çalışacaksınız.
kendinizi devamlı olarak geliştireceksiniz hiç kuşkum yok.
ama yetmez.
önemli olan...bilmek değildir.
önemli olan...olmaktır.
bileceksiniz...ama "olmak" yolunda.
hadi bakalım...yüzümü kara çıkartmayın benim.
gözlerinizden öperim.

Hamdi ÖZGÜN

kadını öldürmak...

“senin için ölürüm.” dedi kadın.
sevdiğinin gözlerinin içine bakarak.
ki;gerçekten ölebilirdi de,sevdiği erkek uğruna.
“ben de senin için ölürüm” dedi erkek.
sevdiğinin göğüslerine kaçamak bakışlar atarak.
ki;gerçekten ölebilirdi de,onunla sevişebilmek uğruna.
sevişip...
mutlu oldular.
erkek,rahatlamanın dayanılmaz hafifliğiyle,dönüp arkasını uykuya daldı.
kadın, uğrunda ölebileceği erkeği...
uykusunda dakikalarca seyrederken...
hayallere daldı.
tatlı hayallerdi bunlar.
tatlı olmasını istiyordu.
hoş bir parça burukluk vardı yüreğinde,var olmasına.
adını bile koyamadığı,kendisine bile tarif edemediği...
oysa ne kadar ihtiyacı vardı...
sevdiğinin...
seviştikten sonra saçlarını okşamasına.
ona değer verdiğini göstermesine.
ona güzel olduğunu hissettirmesine.
bir küçücük dokunuşa...
bir masum öpücüğe...
kulağına fısıldanan tek bir sevgi dolu sözcüğe...
sıcacık bir gülümsemeye...
ve sarılarak uyumaya birlikte.
ama olsun yahu. aklına kötü şeyler getirmemeliydi.
hem... adam yorgundu belli ki.
saçlarını okşamak istedi,ardını dönüp uyuyan erkeğinin.
vazgeçti...
kıyamadı.
uyandırmak istemiyordu.
ardını dönüp uyuyan erkek için; muhtemelen basit şeylerdi bunlar.
harika bir sevişmenin ardından...
ne gerek vardı bu tür basit sevgi gösterilerine.
zayıf insanların işiydi bunlar yahu.
oysa erkek zayıf olamazdı.
hakkı yoktu zayıf olmaya.
öyle öğretilmişti....
taa çocukluğundan beri.
taa... ilk dinazoru avladığından beri.
şimdi uyuyup gücünü toplamalıydı.
yavaş yavaş...
uçurumun kenarına doğru yürüyen sevdiğinin...
ruhunun aç olduğunu farketmedi erkek.
giderek ölüyordu kadın.
giderek yok oluyordu.
oysa ruhunun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu...
ah! bir anlatabilse... ama nasıl?
hayallere daldı yine kadın...
yanında yatan erkeği seyrederek.
aklına kötü şeyler getirmeden.
uçurumun kenarına doğru yürüdüğünü görmezden gelerek.
ölüme bir adım daha attı.
arkasını dönmüş uyuyan erkek ise...
herşeyden bi haber...
öylesine derin uyuyordu ki...
ve öylesine mutlu.
gerçek dünya ile o kadar haşır neşirdi ki...
duygu dünyasında esen fırtınalardan haberi bile yoktu.
çünkü öğretmemişlerdi. öğrenmemişti.
bak oğul...
ben sana öğretiyorum.
dinle.
yazdıklarım aslında tamamen hayal ürünü.
dilerim senin için de...
sevdiğin kadın içinde...
hep hayal ürünü olarak kalır.
ama unutma...
yaşamın boyunca,böyle birşeyin gerçekleşmesi de;kuvvetle muhtemeldir.
buna izin verme.
ölüm yalnızca,kalbin durmasından ibaret değildir.
ki;yalnızca öyle olsaydı...
aslında çok da kötü değildir ölüm.
bilmiyorum henüz ama...
canını da fazla yakmaz muhtemelen.
asıl can yakan;yaşarken ölünen anlardır.
fena yapar adamı.
mümkünse...
yaşarken kimseyi öldürme.
hele ki;bir kadını...
asla.
bunu becerebilmenin tek bir yolu var;
karnını doyurabilirsin.
gözünü doyurabilirsin.
bedenini doyurabilirsin.
ama ille de...
ruhunu doyur kadının.
çünkü... ruhu doymayan kadın;ölür!
birden değil belki...
ağır ağır...
ama ölür.
hani anlatır balıkçılar...
balığı tutmuşlar;ölmemiş.
başını kopartmışlar;ölmemiş.
ateşe atmışlar;ölmemiş.
oturmuşlar sofraya... (tabi yanında illa ki rakı)
içlerinden birisi...
sıkmış limonu şöööyle bir balığın üzerine.
balık dile gelmiş.
“ulan şimdi öldürdünüz beni” demiş.
hesap...o hesap yani.
küçük iş miş gibi gelir insana ilk bakışta.
gereksiz tefarruat gibi.
ayrıntıdır belki senin için ...
kadın ruhuna dokunmak.
ama şunu bil ki;yaşamın özü,ayrıntıda gizlidir.
eğer bir kadınla birlikte mutlu olmak ise amacın;ayrıntıları atlama.
çünkü;kadın asla atlamaz.
farkında ol!
bunu başarabilmek için ihtiyacın olan şey;
ellerin değil,yüreğindir.
gökyüzü gibi geniş olsun yüreğin.
bir tüy gibi hafif.
ve çelik gibi sağlam.
hadi bakalım... yüzümü kara çıkarma benim.

Hamdi ÖZGÜN

ordan burdan...

bir gider...bin geliriz !
yüz bin gelsen ne olur?
geldin de ne oldu?
adamlar birer birer gidip...
birer birer geliyor.
bir geliyor,pir geliyor.
her otuz sene de bir...mutlaka geliyor.
kesintisiz.
taaa muaviyeden beri.
giderken de...
senin benim gibi zulüm görerek...
vurularak,dövülerek,işkence altında ölerek filan da değil...
bildiğin yatağında gidiyor adam.
mışıl mışıl uyurken netekim!
demek ki..
bir gidip bin gelmek değil mesele.
mesele yezit de değil.
mesele yezitlik.
yezitlik var olduğu sürece...
senin kaçar kaçar gidip geldiğinin hiç bir önemi yok.
kaçar kaçar yandık.
kaçar kaçar asıldık.
kaçar kaçar vurulduk,kırıldık,öldürüldük.
kaçar kaçar yenildik farkındamısın?
bizim kadar çok yenilmiş başka bir halk yoktur sanırım.
ölüm hep biz mi düşer usta diyor.
ölüm hep bize düşüyor.
anla artık.
yanlış hedefleri önümüze koyup...
şeytan taşlatır gibi...
enerjimizi tüketmekten vaz geç artık.
işimiz gücümüz rte.
tam on üç yıldır.
şunu bi göndersek rahat edicez.
memleket kurtulacak!
bizler de zincirlerinden kurtulmuş köleler gibi...
mutlu mesut dolanacağız ortalıkta.
öyle mi?
nah öyle.
dün yezit...bugün rte.
yarına allah kerim.
en fazla on sene rahat edersin.
titanlar tanrısı başına birini daha bulup gönderir elbet.
sen yezitliğin yeşerdiği ortamları kurutmazsan...
daha çoook yezit görürsün.
o yüzden...
sen yezide bakma.
sen...
yezidi yezit yapanlara bak.
küfe halkına bak.
kendi halkına bak.
bazen içlerinden birileri bakıyor aslında.
onlarda yanlış açıdan bakıyor.
diyor ki...
hırsıza parayı nerden buldun diye sormuyor da...
size şu kadar asgari ücret vereceğiz diyene...
nerden bulacaksın?
diye soruyor.
gözlerini pörtletip pörtletip buna şaşıyor.
ben de şaşıran bu insanlara şaşırıyorum.
ulan ben mi çok cahilim...
onlar mı bir tuhaf.
bak kardeşim...
adam kimin ne çalıp çırptığına bakmıyor.
umurunda değil.
belki biraz kıskanıyordur.
ulan şu mevkide ben olsaydım nasıl götürürdüm malı diye.
hepsi bu.
o yüzden...
sen istediğin kadar hırsız var diye bağır.
adam kalkıp cebini yokluyor.
bakıyor ki cebindeki üç kuruş yerinde.
ohh be! diyor.
beni değil...
memleketi soymuşlar.
soysunlar.
o adam için soyut kavramlar bunlar.
somut olarak cebindeki para duruyor mu?
duruyor.
sen istediğin kadar hırsız var diye bağır.
diğer taraftan...
diyorsun ki asgari ücreti artıracağım.
anında kulaklar dikiliyor.
biri para mı dedi ne?
ve hemen endişesini dile getiriyor.
nerden bulupta bana vereceksin hele bi açıkla bakayım.
çünkü adam işi sağlama almak istiyor.
ya veremezsen?
adamın derdi bu.
endişesi o yüzden.
nerden bulup da vereceksin sorusunun altında yatan neden bu.
anlıyormusun?
anlamıyorsun.
sen sanıyorsun ki bu memlekette yaşayan insanlar acayip bişey de...
rte kötü.
ulan rte yi rte yapan bunlar değil mi?
hz. hüseyini katleden yezitmiydi sanıyorsun?
küfe halkıydı küfe.
yezidin küfe halkı kadar suçu varsa namerdim.
içlerinde en temiz olanı yezidin kendisi.
anladın mı?
sen rte yi boşver artık.
sorun rte değil.
dön şöyle bir memleketine bak.
ama biraz yukarı çık.
kuşbakışı bak.
bakma sen parti başkanlarının...
“biz halkın sağduyusuna güveniyoruz.”
gibi ettiği beylik laflara.
bu halkın ne sağ,ne sol duyusu var.
bu halkın sadece çıkarları var.
bir de korkuları.
kimden korkarlarsa ona biat ederler.
kimden çıkarları varsa ona oy verirler.
böyle omurgasız,dönek,yavşak bir topluluğuz biz.
ağır mı oldu?
hüseyini keserlerken halk neredeydi?
pir sultanı taşlarlarken halk neredeydi?
şeyh bedrettini asarlarken halk neredeydi?
sivasta ozanları,aydınları,şairleri yakarlarken halk neredeydi?
denizi,hüseyini,mahiri,ulaşı,kaypakkayayı katlederlerken halk neredeydi?
netekim devrimciler işkencede can verirken halk neredeydi?
hala ağır olduğunu mu düşünüyorsun?
bir daha düşün.
seçim bitmiş...
adam hezimete uğramış...
kalkıp konuşuyor...
halkımız bize gereken dersi verdi.
ne dersi lan.
o halkın kendine ders verecek hayrı yok.
sana nasıl ders versin.
adam resmen satmış seni.
ya korktuğundan...
ya çıkarından.
ama satmış.
anla artık bunu.
ve asıl sorunu gözardı edip...
sürekli karşımıza yavşak yavşak düşünceler,söylemlerle gelme artık.
bizim derdimiz rte değil.
bizim derdimiz birlikte bir arada yaşamak zorunda olduğumuz bu halk.
anla artık bunu.
anla ve çözüm üret.
papucumun siyasetcisi.
sene 1946.
ilk çok partili seçimler kazanılır.
aradan iki yıl bile geçmeden...
partinin başına dinci bir başkan getirilir.
şemsettin günaltay.
amaç...
1950 de yapılacak seçimde ...
muhafazakar halkın oylarını alarak iktidarda kalmaktır.
bu hedefe uygun icraatlar sergilenir.
mesela köy enistütüleri...
komünist yetiştiryorlar diyen halkımızın...
gönlü olsun diye kapatılmaya başlanır.
ilköğretime seçmeli din dersi...
tekke ve zaviyelerin açılması...
imamhatiplere hazırlık amacıyla kursların açılması vs.
bunların hepsi günaltay zamanında yapılmıştır.
muhafazakar halkımızın gönlü fethedilmiştir.
seçim artık çantada kekliktir.
1950 seçimlerinden hezimetle çıkılır.
adnan mederes ezer geçer.
halkın kuyruğuna takılmak sonuç vermemiştir.
1970 lerde...
sürekli olarak devrimcilerin önüne set çeken...
sahip çıkmayan,balans vazifesi yapmaya çalışan...
sonrada devrimcilerin netekim zindanlarına...
işkencecilerine bırakan da aynı zihniyetti.
gezi ruhunu yakalayamayan...
yönlendiremeyen...
aman muhafazakar halkı karşımıza almayalım diyerek...
geziye destek veriyormuş da...
vermiyormuş gibi yaklaşan da aynı zihniyetti.
önümüze ekmekettin,sekmelettin,tekmelettin seçeneğini koyan da.
ekmelettinin dinci kimliğini nasıl saklasak diye kıvranıp...
kendi tabanına bile anlamakta zorlanan da...
aynı zihniyet.
yeter ulan...
bi geldiğinde de demokrasi filan deme.
az bişey diktatör ol.
de ki...
demokrasi oturana kadar...
hukuk sistemi oturana kadar...
eğitim sistemi oturana kadar...
sosyal yaşam standardı oturana kadar...
vuracağım masaya yumruğu.
vur lan!
yol yapmakla övünenlere inat...
bin tane tiyatro binası yapıyorum de.
bedava kömür dağıtanlara inat...
edebiyatcıların kitaplarını bedava basıyorum de.
bir ay milletveklliği yapıp emeklilik hakkını kazananlara inat...
sanatçılara ömür boyu emeklilik hakkı tanıyorum de.
imam hatip lisesleri açmakla övünenlere inat...
köy enistütülerini yeniden açıyorum de.
de lan!
bişeyler de.
aman muhafazakar halk ne düşünür diye altına etmekten...
halkın kuyruğuna takılmaktan vazgeç artık.
bu iş başka türlü çözülmeyecek.
bizi her otuz senede bir ite köpeğe yedirme.
bi delikanlı ol lan.
bi beş yılda sana oy veren insanlara çalış.
hükümet olmak için uğraşma artık.
iktidar ol.
bir daha yezitlerin başa gelmesini engelle.
kurut bataklığı.
anladın mı?
ne yazık ki elimizde bir sen varsın.
ne yazık ki bir umudumuz sende.
anladın mı?
Hamdi ÖZGÜN

unutmak...

hiç düşündünüz mü?
hatırlamak gibi bir yeteneğimiz olmasaydı...
yaşam nasıl olurdu acaba?
inanılmaz bir yetenek hatırlamak.
doğuştan genlerimizde var.
yaradan böyle uygun görmüş demek ki.
bu sayede gelişmiş canlılar.
hatta bu sayede savaşmış.
düşünsenize...
diyelim ki sadece uyuyana kadar...
yaşadıklarımızı hatırlamış olsaydık...
uykuya dalınca tüm bellek sıfırlansaydı.
her sabah yeniden doğmuş gibi başlasaydık güne.
nasıl olurdu yaşam?
sabah kalkmışsın...
bismillah yanında yatan biri var.
üstelik tanımıyorsun.
sen kimsin ya?
senin koca.
hadi ya...
e ahırdaki öküz kim?
o da benim karı.
yok öyle değildi...
karıştırdık.
öküz yatakta...
koca denilen bu tuhaf yaratık da ahırda olacaktı.
yoksa tam tersimiydi?
amaannnn...ne farkeder ki.
komik olurdu değil mi.
bu kadarı komik olurdu doğru.
ama ya...
sadece istemediğimiz şeyleri unutmak yeteneğimiz olsaydı...
güzel olmazmıydı?
uyumadan önce...
şunları sil diye bir emir verip beyne...
hatırlamak istemediğimiz şeyleri silebilseydik bellekten.
nasıl olurdu acaba?
sabah kalkıp işe gitmişsin.
günaydın müdürüm.
ulan sen hala işe mi geliyorsun?
dün kovmamışmıydım seni?
hadi ya?
ben dün bunu bellekten silmiştim müdürüm.
sen niye silmedin ki?
bak ne güzel çalışacaktık yine birlilkte.
defol lan angut!
eve döndüğünde eşin sorardı.
niye erken geldin...
yoksa yine mi kovuldun kör olmayasıca?
sen nerden biliyorsun hatun?
hergün işe gidip geri geliyorsun be adam.
artık hafızandan silme şu kovulduğunu da...
her sabah işe  gitmek için erken kalkma bari.
tuhaf olurdu di mi.
olsun yahu.
bence güzel olurdu.
kin tutmazdık.
öfke kusmazdık.
daha az mutsuz...
daha çok mutlu olurduk.
ayrıca...
hatırlamak bir yetenek iken...
unutmak neden yeteneksizlik gibi algılanmış hep?
alzheimer.
hafıza kaybı  diye de adlandırabileceğimiz bir hastalık.
bakın adı üzerinde...
hastalık.
yani hatırlamak yetenek...
unutmak hastalık.
kesin nedeni bilinmemekle birlikte...
kalıtımsal faktörler...
beyin hücrelerinin ölümü...
sinirsel iletişimin bozulması...
beyinde fazla protein birikimi vs..vs..vs..
gün geliyor...
bir bakıyorsun...
dün ne yediğini unutmuşsun.
e ne güzel...
dün de kuru ekmek yemiş olduğun için...
üzülmeyeceksin en azından.
veya aşkından ayrılmışsın.
gecenin bir yarısına kadar içmişsin kahrederek hayata.
salya sümük ağlamışsın.
kendini yatağa attığında...
sil lan şu ayrılık hikayesini demişsin.
ertesi sabah kalktığında...
ayrılık acısı yoktur artık yürekte.
hadi bakalım başka aşklara yelken açmaya.
e tabi bunun da sakıncaları yok değil.
ama her güzelin de bir kusuru vardır di mi :)
bir de böyle bakmak lazım olaya.
ama yok.
böyle bakmıyoruz.
unutmayı hastalık olarak kabul etmişiz bir kez.
yapacak bişey yok.
buraya kadar olan sadece beyin jimnastiği içindi aslında.
elbette özel olarak...
unutmak için kodlanmadık hiçbirimiz.
bunun gerçekleşmesi ihtimali yok.
ama çerçeveyi genişletelim biraz.
tek tek bireylerin oluşturduğu toplumlara bakalım.
asıl sorun burda başlıyor zaten.
ben birey olarak aşk acısını hallederim de...
toplum olarak acılarımızı nasıl halledebiliriz...
ona bakmamız lazım.
bir dostum demişti ki...
bizi yönetenlerin elinde çok büyük bir koz var.
toplumsal hafıza.
tarih...
hafıza...
korku...
ile yönetiyorlar bizi.
kimi seveceğimize...
kime düşman olacağımıza...
kiminle savaşacağımıza...
bu üç olgu ile karar verip...
sürüyorlar insanları cepheye.
filanca ulus bize bunu yaptı.
filanca devlet bizi dövdü.
filanca hükümet bize düşman kesildi.
bunları hiç unutturmuyorlar bize.
hafızalarımızı sürekli taze tutarak...
ve bunu yaparken tarihi kullanarak...
yüreğimize korku salarak yapıyorlar bu işi.
insanlık tarihi...
zaten savaşlarla dolu.
tek bir gün geçmemiş ki savaşsız.
dolayısıyla tarihe baktığımızda düşman çok.
malzeme bol yani.
geriye kalıyor bunun sürekli hafızamızda canlı tutulmasına.
e taa ilk okullarda başlıyor.
tarih öğretiyoruz ayağına...
sana düşmanları anlatmaya.
ve sonunda deniliyor ki...
bakın zamanında bunlar bize bunu yaptı.
onlara karşı her daim hazırlıklı olmalıyız.
al sana yıllarca sürecek bir düşmanlık tohumu.
asla unutmamıza izin vermiyorlar.
mesela...
kerbalada hüseyine niye su vermediniz?
vermemişmiyiz?
anneeeee...
sen kerbalada hüseyin diye birine su vermedin mi?
yok oğul ben tanımam hüseyini...
kerbalaya da hiç gitmedim ben.
gitmemiz mi gerekiyormuş?
su mu bekliyormuş adam?
e kalkıp götüreyim bari oğul.
ya bi otur ana ya...bi otur.
adam bin beş yüz sene öncesinden bahsediyormuş.
haydaaaa.
aradan geçmiş yüzlerce yıl.
hala neyin peşindesinsin yahu?
yok.
biz her sene yasını tutucaz.
niye?
e öyle öğrettiler.
kim öğretti?
kime faydası var?
mutlu mu oluyorsun yas tutunca?
yani arabın iktidar kavgasında öldürülmesinin...
yasının tutulmasının...
kime ne faydası var? 
nedir bu öfke yezide?
yezit kim?
tanımazsın etmezsin.
hangi koşulda iktidar savaşı verilmiş bilmezsin.
öyleyse neden hala yezitle yatıp hüseyinle kalkıyoruz yahu.
ne faydası var bize?
bize yok da...
bizi yönetenlere var.
buna benzer binlerce örnek var elimizde.
o kadar çok örnek var ki...
şeyh bedrettin...
şeyh sait...
pir sultan abdal...
kerbela olayı...
sivas olayları...
maraş olayları...
deniz gezmiş ve arkadaşları...
ruslar...
rumlar..
kahpe bizans...
haçlılar...
yavuz sultan selim...
kanuni...
hızır paşa...
vs.vs.vs...yaz yaz bitmez.
yüzünü bile görmediğimiz...
tanımadığımız bilmediğimiz...
pek çok olay ve kişi...
putlaştırılmış.
veya nefret ettirilmiş...
unutturulmamış.
gözümüze gözümüze sokulmuş.
asla unutulmasına izin verilmemiş.
niye?
cevap verenlerin savundukları...
"tarihini bilmeyen...
geleceğini inşaa edemez"
doğru mu acaba?
kerbela olayını bilmeseydik...
her sene yas tutcaz diye...
kamçılarla sırtımızı parçalamasaydık...
ne kaybederdik?
şimdiye kadar hangi olaydan ders almışız ki...
bir daha tekrarlanmamış?
neyin üzerine ne inşaa etmişiz?
savaşın,öfkenin,nefretin üzerine ne inşaa edilir?
sorunun cevabı ;
toplumsal hafızanın canlı tutulması...
kimin işine yarıyor?
sorusunun cevabında yatıyor.
bizim coğrafyamız...
ilk medeniyetlere beşiklik etmiş.
yani yeryüzünde bugüne değin gerçekleşen...
savaşların neredeysa yarısı...
suriye-ırak-mısır-iran-türkiye beşgeninde olmuş.
bizim tarihimiz kan ve savaşlarla dolu.
bizden sonraki nesillere...
tarih tarih diye öğretebileceğimiz tek şey...
savaştan başka bişey değil yani.
üstelik ders al diye öğretiyoruz.
nasıl öğretiyorsak...
dersini alan...
ertesi gün eline silah alıyor.
başka coğrafyalarda yaşayan insanlar için...
durum böyle olmayabilir.
adamların tarihlerinde savaş yok herşeyden önce.
düşman yok.
kin nefret öfke yok.
bilim var...
felsefe var...
sanat var.
onların tarihleri...
yeni nesillere aktarılabilir.
onlar varsın anlatsınlar tarihini.
insanlığın gelişmesine katkı sağlayacaktır mutlaka.
ama bizim tarihimizin övünülecek bir tarafı yok yahu.
neyi anlatayım ben çocuklarıma?
nasıl anlatayım?
iki genç saz dersi almak istemiş.
kalkmış bir saz ustasına gitmişler.
demişler usta biz saz öğrenmek istiyoruz.
usta sormuş.
sen daha önce uğraştın mı müzikle...
biraz olsun çalabiliyormusun?
genç demiş hayır.
ilk kez elime saz alacağım.
peki ya sen?
diye sormuş diğer gence dönüp.
genç böbürlenerek...
evet ustam ben bişeyler çalabiliyorum demiş.
usta...
sana saati on liradan...
sana da yirmi liradan ders verebilirim demiş. 
biraz çalmasını bilen genç itiraz etmiş.
olur mu ustam...
ben biraz biliyorum...
arkadaşım hiç bilmiyor.
benim saat ücretimin daha az olması gerekmez mi?
hayır demiş usta.
sen bana daha pahalıya malolacaksın.
neden?
diye sormuş genç.
usta...
ben önce sana...
yanlış bildiklerini unutturacağım...
sonra da doğrusunu öğreteceğim.
o yüzden...
sen bana daha pahalıya mal olacaksın demiş.
hesap o hesap.
bizim coğrafyamızda yaşayan insanlara...
önce unutturmak...
sonra da doğruyu...
iyiyi güzeli öğretmek lazım.
bu kadar kin ve nefret dolu bir tarihin üzerine...
başka türlü ...
güzel şeyler inşa edilemez.
unutmak lazım.
bize daha pahalıya mal olsa da...
tarihle bizi korkutanlara inat...
tarihle bizi kin ve nefrete dönştürenlere inat...
tarihle bizi yönetenlere inat...
tüm kötülükleri unutmak lazım.

sadece hamdi

Hamdi ÖZGÜN